Dokuzuncu Hariciye Koğuşu – Peyami Safa


Psikolojik tahlilleri içinde bolca barındıran romanlarıyla tanınan Peyami Safa’nın, ilk baskısını 1930 yılında yapmış romanı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu.

Roman için birçok şeyler yazılmış, birçok şeyler söylenmiştir muhakkak… Mesela; Safa’nın küçük yaşlarda yakalanıp da gençlik yıllarına kadar acısını çekip, buhranını yaşadığı kemik hastalığından izler taşıdığı sebebiyle otobiyografik bir roman olduğu söylenmiştir. Yine kitabın ilk baskısının Nazım Hikmet’e ithaf edildiği gibi birçok bilgiye biraz merak edip de araştırma yaptığınızda ulaşabilirsiniz.

Romanda, dizinde kemik hastalığı olan bir gencin çektiği acılar, kendinden dört yaş büyük birisine olan aşkı ve yaşadığı sıkıntılar konu ediliyor. Dili bakımından günümüz gençlerinin zaman zaman anlamakta güçlük çekeceği birtakım sözcük ve sözcük gruplarının olsa da, roman yine de akıcılığını kaybetmiyor. Bir de benim okuduğum kitaptaki gibi ekte küçük de olsa bir sözlük varsa bu sorun tamamiyle çözülüyor.

Benim romanda üzerinde durduğum üç konu var; onları sizinle kitabın akış sırasına göre paylaşmak istiyorum: Birincisi, annelerin çocuklarına ve çocukların da annelerine duyduğu sevgi ve merhamet hususu. Şöyle bir pasaj var romanda: “Felâketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felâketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasiyle iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.” Aslında söylenecek şeyleri Peyami Safa söylemiş. Çocuğunun canı yandığında anasının canının iki kat daha fazla yanması ve ananın bu üzülmesine çocuğun daha çok üzülerek ortak olması ve büyüdükçe büyüyen safi hüzün. Başka ne söylenebilir ki? İkincisi şu cümle ile ilgili: “Fakat keşke futbol oynasaymışım; belki de bacağımı Nüzhet’in aşkı kadar yormazdı.” Bu cümle kahramanın yaşadığı aşk acısını anlatması bakımından oldukça önemlidir. Kahramanın dizindeki hastalık çektiği aşk acısı ile paralel olarak bir artış gösteriyor; öyle ki fiziksel bir yorgunluğun zihni ve kalbi bir yorgunluktan çok daha iyi olacağı bu cümleyle okuyucunun belleğine kazınıyor. Tıbben açıklamasını yapamasam da şunu rahatlıkla söyleyebilirim ve siz de bilirsiniz ki hastalıkların birçoğunun tetikleyicisi birtakım psikolojik sebeplerdir. Üçüncü ve son konu şu cümle ile ilgili: “Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.” Belki kabaca bir tabir olacak ama deyim yerindeyse “Eşekten düşenin halini eşekten düşen anlar.” Başka anlıyorum diyen de ne kadar doğru söylüyordur, tartışılır.

Son olarak: Roman bence Türk Edebiyatının okunması gereken, değerli ve okunmayı diğerlerinden biraz daha çokça hak eden eserlerinden… İlgisini çekenler için şunu da söyleyeyim ki kitap çok da kısa. Kısa ve sarsıcı. “Yalana herşey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hattâ yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filân…”

+ Bir Yorum Bırak